Bahar, yalvarırım çek git işine!.. Salma üstüme çiçeklerini, ...aklımı çelme!.. Her sabah çimenlerin çiyden ürpererek uyanıyor bahçemde; sonra güneşle oynaşıp tütsülenmiş gibi buğulanıyor. Ne zaman sokağa çıksam badem ağaçları salkım saçak çiçek... Kavaklar kıpır kıpır, ıslık ıslığa meltem... Kırda dayanılmaz bir kekik kokusu, toprakta türlü çeşit börtü böcek... Yapma bunu bana bahar, Böyle üstüme gelme...!
* * *
Zaten damarlarıma zor zaptediyorum kanımı... Çoktan cemreler düşmüş beynime, yüreğime... Kalbimin buzları erimiş. Göğüs kafesimde ne idüğü belirsiz bir kıpırtıyla geziyorum nicedir... Bir de sen çıldırtma beni... Krizdeyim ben... tembelliğin sırası değil, uyamam sana... Al git serçelerini sabahlarımdan, çağlalarına, kokularına hakim ol. Meltemlerine söyle, deli gibi ıslık çalıp sokağa çağırmasınlar beni... Bulutların üşüşmesin başıma... Girme kanıma benim... ...yoldan çıkarma...!
* * *
Sen ki en cilvelisisin mevsimlerin, afrodizyakların en etkilisi, Sevdanın suç ortağısın. Kıyma bana...! Biliyorum çünkü, yine kandırıp yeşillendireceksin aşka; gövdemi azdırıp sonra birden çekip gideceksin. Tam kanım kaynamışken sana, toplayıp allarını morlarını, beni bir kuraklığın ortasında terk edeceksin... O iple çektiğim ışığın, dayanılmaz olacak o zaman... Ne o delişmen sabahlar kalacak, ne günaha çağıran çapkın eteklerin uçuştuğu günbatımları... Tembel kuşların şakımaktan bitap, ebruli çiçeklerin kokmaktan... Buselerin nemi kuruyacak çöl rüzgarlarında... Yeşerttiğin çiçekler, yürekler solacak; damar damar çatlayacak ruhumuz... Hayat, bir ezik otlar diyarına dönüşecek yeniden... yüreğim viraneye... Her bahar sarhoşluğu gibi, geçecek bu sonuncusu da... Ebedi bahar, bir başka bahara kalacak.
* * *
İyisi mi, hiç azdırma ruhumu bahar... İş açma başıma... Git işine! Yoldan çıkarma beni!...
O vahşet devrinde kâinat ufkundan bir güneş doğdu. Bu güneş âhirzaman Peygamberi Hz. Muhammmed Aleyhissalâtü Vesselam idi. Tarihin seyrini, hayatın akışını değiştiren bu eşsiz olay, dünyayı yerinden sarsan değişimlerin en büyüğü idi.
İşte insanlığın akıl ve kalbinde düğümlenen "Necisin, nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun?" sorularını, düğümlerini çözüp kâinatın Sahibini ilân ve ispat edecek bir zatın teşrifi sadece insanların ruh ve kalbinde değil, diğer varlıklarda, hattâ cansız eşyada bile yansımasını bulacaktı.
Doğudan batıya bütün âlemin nurlara büründüğü, İlâhi değişimin tecelli ettiği o gece neler oldu neler?
Yahudi ileri gelenleri ve âlimleri kitaplarında daha önce rastladıkları işaret ve müjdelerin açığa çıktığını gördüler. Kimsenin haberi olmadan en önce onlar bu müjdeyi verdiler.
O gece Yahudi âlimleri semâya bakıp "Bu yıldızın doğduğu gece Ahmed doğmuştur" dediler.(1)
Bîr Yahudi İleri geleni Mekke'de Peygamberimizin doğduğu gece, içlerinde Hişam ve Velid bin Muğire, Utbe bin Rabia gibi Kureyş ileri gelenlerinin bulunduğu bir toplantıda, - "Bu gece sizlerden birinin çocuğu oldu mu?" diye sordu. - "Bilmiyoruz" diye cevap verdiler. Yahudi, "Vallahi sizin bu ihmalinizden iğreniyorum! "Bakın, ey Kureyş topluluğu, size ne söylüyorum, iyi dinleyin. Bu gece, bu ümmetin en son peygamberi Ahmed doğdu. Eğer yanlışım varsa, Filistin'in kudsiyetini inkâr etmiş olayım. Evet, onun iki küreği arasında kırmızımtırak, üzerinde tüyler bulunan bir ben var" dedi.
Toplantıda bulunanlar Yahudinin sözünden hayrete düştüler ve dağıldılar. Her birisi evlerine döndüğünde bu durumu ev halkına anlattılar. "Bu gece Abdülmuttalib'in oğlu Abdullah'ın bir oğlu doğdu. Adını Muhammed koydular." haberini aldılar.
Ertesi gün Yahudiye vardılar: "Bahsettiğin çocuğun bizim aramızda dünyaya geldiğini duydun mu?" dediler. Yahudi "Onun doğumu benim size haber verdiğimden önce midir, sonra mıdır?" dedi. Onlar, "Öncedir ve ismi Ahmed'dir" dediler. Yahudi, "Beni ona götürün" dedi. Yahudi ile beraber kalkıp Hz. Âmine'nin evine gittiler, içeri girdiler. Pegamberimizi Yahudinin yanına çıkardılar. Yahudi Peygamberimizin sırtındaki beni görünce, üzerine baygınlık geldi, fenalaştı. Kendine gelip ayıldığı sırada,
"Ne oldu sana, yazıklar olsun" dediler.
Yahudi, "Artık İsrailoğullarndan peygamberlik gitti. Ellerinden kitap da gitti. Artık Yahudi âlimlerinin kıymet ve itibarları da kalmadı. Araplar peygamberleriyle kurtuluşa ereceklerdir.
"Ey Kureyş topluluğu, ferahladınız mı? Vallahi size, doğudan batıya kadar ulaşacak bir güç, kuvvet ve bir üstünlük verilecektir" dedi.(2)
Kâinatın Efendisini dünyaya getiren bahtiyar annenin henüz dünyaya gelmeden görüp gördükleri çok manalıydı..
Peygamber Efendimize hamileyken rüyasında, "Sen, insanların en hayırlısına ve bu ümmetin efendisine hamile oldun. Onu dünyaya getirdiğin zaman 'Her hasetçinin şerrinden koruması için bir ve tek olana sığınırım' de, sonra ona Ahmed yahut Muhammed ismini ver."
Yine kendisinden çıkan bir nurun aydınlığında bütün doğuyu ve batiyi, Şam ve Busra saray ve çarşılarını, hattâ Busra'daki develerin uzanan boyunlarını gördüğünü Abdülmüttalib'e anlatmıştı.(3)
Aynı gece Hz. Âmine'nin yanında bulunan Osman ibn Âs'ın annesinin gördükleri de şöyle:
"O gece evin içi nurla doldu, yıldızların sanki üzerimize dökülecekmiş gibi sarktıklarını gördük."
Evet bu ulvî anı dile getiren Mevlid'in yazarı Süleyman Çelebi bütün bu hakikatleri şu beytiyle şiirleştirmiştir:
"Hem Muhammed gelmesi oldu yakin Çok alâmetler belürdi gelmedin"
Rabiülevvel ayının 12. Pazartesi gecesi, yapılan hesaplamalara göre, Miladi takvime göre 20 Nisan'a denk gelen gece idi.
Dünyayı şereflendiren iki Cihan Serverinin üzerini o günün bir âdeti olarak bir çanakla kapattılar.
Araplara göre o zaman, gece doğan çocuğun üzerine bir çanak koymak ve gündüz olmadan ona bakmamak âdetti. Fakat bir de baktılar ki. Peygamber Efendimizin üzerine konulan çanak yarılarak ikiye ayrılmış, Efendimiz gözlerini gökyüzüne dikmiş, başparmağını emiyordu.(5)
Evet, bu işaret her türlü küfrün, zulmün, şirkin ve her türlü bâtıl inanç ve âdetlerin parçalanıp yok olması, imanın, nurun ve hidâyetin kâinatı aydınlatması için gönderilmiş bir Peygamber idi.
Aynı gece Kabe'de tapılmakta olan cansız putların çoğunun başaşağı devrildiği görüldü.
Aynı gece Kisra sarayının beşik gibi sallanıp on dört balkonunun parçalanıp yerlere düştüğü öğrenildi.
Sava'da mukaddes tanınan gölün suyunun çekilip gittiği görüldü.
Bin senedir yakılan ve söndürülmeyen mecusi ateşinin sönüverdiği müşahede edildi.
Bütün bunlar işaret ve alamettir ki, yeni dünyaya gelen zat ateşe tapmayı, puta tapmayı kaldırıp, Fars saltanatını parçalayarak Allah'ın izni olmadan kutsal tanınan şeylerin kutsallığını ortadan kaldıracaktır.(6)
İşte bu geceye Veladet-i Nebi gecesi diyor ve onun bütün kalbimizle, ruhumuzla her sene yeniden yâd edip kutluyoruz. Bütün kâinatla bu geceyi karşılayarak onun âleme teşrifine kıyam ediyoruz. Getirdiği ebedi nura, açtığı saadet caddesine ve sünnet-i seniyyesine yeniden sımsıkı sarılmak ve Mevlid Kandilini vesile ederek ona yeniden biatimizi, bağlılığımızı tazelemek ne yüce bir şeref ve ne büyük bir saadettir.
Yüce Rabbim bizleri sevgili Resulünün şefaatine nail eylesin.
Bugünün tarihçesine bakıldığında ise, Birleşmiş Milletler tarafından 1977 yılında ilan edilen 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün geçmişi çok eskilere birçok kadının fabrikalarda düşük ücretle ve ağır koşullarda çalıştırıldığı 1800’lere dayanıyor. İlk kez 8 Mart 1857’de New York”ta yaşayan bazı işçi kadınlar iş koşullarını protesto etmek için toplandılar. Düşük ücreti ve kötü çalışma koşullarını düzeltmek için greve gittiler. Grev, polisin müdahelesiyle sona erdirildi. Polisin müdahelesi sonucu çıkan yangında 140 kadın işçi hayatını kaybetti. Kadın işçilerin cenaze törenine 100 bini aşkın kişi katıldı. Bunun üzerine 8 Mart’ın “Dünya Kadınlar Günü” olarak kabul edilmesi önerildi. Ve öneri 1977 yılının aralık ayında Birleşmiş Milletler Genel Asemblesi’nde kabul edildi. 8 Mart günü Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanır. Bugün kadınlar tarafından ve kadınlar için konferans, gösteri ve eğlence gibi çeşitli etkinlikler düzenlenir. Kadınlar arası dayanışma ve kadınların toplumdan beklentileri vurgulanır.Kadınlara özgü bir günün var olması düşüncesi ilk kez, 26-27 Ağustos 1910’da Kopenhag’da düzenlenen Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansında ortaya atıldı ve kabul edildi. Bir çok ülkede her yıl kutlanmaya başladı. İsveç’te ise 1912 yılından itibaren kutlanmaya başladı.Ancak ilk yıllarda belli bir tarih saptanmamıştı ve değişen tarihlerde ama her zaman ilkbaharda kutlanıyordu. Tarihin 8 Mart olarak saptanışı 1921’de Moskova’da gerçekleştirilen 3. Uluslararası Kadınlar Konferansı tarafından olmuştur. Dünya Kadınlar Gününde bugün de ilk başlarda yapıldığı gibi eşitlik için, bağımsızlık için, politik haksızlıkların ortadan kalkması için, daha iyi yaşama ve çalışma koşulları elde edebilmek için çalışılıyor.
Her seven Sevilenin boy aynasıdır Sevmek Sevilenin o aynaya bakmasıdır.
(Özdemir Asaf)
BENİ UNUTMA
Bir gun gelirde unuturmus insan En sevdigi hatiralari bile Bari sen her gece yorgun sesiyle Saat on ikiyi vurdugu zaman Beni unutma Cunku ben her gece o saatlerde Seni yasar ve seni dusunurum Hayal icinde perisan yururum Sen de karanligin sustugu yerde Beni unutma O saatlerde serpilir gulusun Bir avuc su gibi icime, ey yar Senin de basinda o cilgin ruzgar Deli deli esiverirse bir gun Beni unutma Ben ayagimda carik, elimde asa Senin icin su yollara dusmusum Senelerce sonra sana donusum Bir mahser gunune de raslasa Beni unutma Hala duruyorsa yesil elbisen Onbir gun benim icin giy Saksidaki penbe karanfilde cig Ve bahcende yorgun bir kus gorursen Beni unutma Buyuk acilara tutustugum gun Cok uzaklarda da olsan yine gel Bu olurcesine sevdigine gel Ne olur Tanriya kavustugum gun Beni unutma.
İnsana dair en önemli gerçeklerden bir tanesi de, başta eşleri, ebeveynleri ve arkadaşları olmak üzere, yaşamında kendisine en yakın hissettiklerinin, her nedense, bir türlü kendisini anlayamadıklarını düşünmesidir. Aslında anlaşılmak duygusu nasıl bir şeydir? Bir insan neler yaşar ve neler hissederse anlaşıldığına inanır. Yoksa hepimiz için tam olarak anlaşılmak, hiçbir zaman mümkün olmayacak mı dersiniz? Ya da hiç olmadık bir anda, bir profesyonelin sadece "seni anlıyorum" sözcüğü karşısında, oh be sonunda beni de bir anlayan çıktı diyerek kendimizi mi kandıracağız. Anlaşılamamak duygusu bazen öylesine bir hal alır ki! Çevrenin bizi özellikle anlamak istemediği hissine dahi dönüşebilir. İnsan yaratılışı gereği, çevresi ile birlikte yaşama eğilimindedir. Çevre O'nun bir parçası, daha doğrusu O'nun daha iyiye ve güzele yönelmesi için, olmazsa olmaz konumundaki vazgeçilmezidir. O'nun varlığı İnsanoğlu için öylesine elzemdir ki, ondan gelecek olan taktir edilmek ,sevilmek daha doğrusu önemsenmek duygusu, O'nun yaşam enerjisinin ta kendisidir. İsterseniz şapkanızı önünüze koyaraktan, samimi bir şekilde kimlerle daha çok birlikte olmaktan ve de sohbet etmekten hoşlandığınızı, geçmişe yönelik olaraktan bir bir gözden geçirin. Eminim ki çoğunluğunuzun bu soruya vereceği cevap, size daha çok değer vererek, sizi önemseyen, ve sizi daha çok dinleyerek anlamaya çalıştığını hissettiren, insanlar olacaktır. Bu sorunun cevabını ararken,bu insanların ekonomik veya sosyal konumlarının ilk planda, pekte aklınıza gelmeyeceği ise başka bir gerçektir. Diğer taraftan da aynı insana, çevresinin kendisine hissettirdiği ve de kendisinin de buna inandığı, toplum için işe yaradığı ve faydalı olduğu hisside, onu, yaşama bağlayan en önemli bağlardandır. İşte, insanı güçlü bir tutku ile hayata bağlayan bu bağ, zaman, zaman bir şekilde yaşanmak zorunda kalınan gelişmelere bağlı olarak, çözülme eğilimine girebilir. İşte bu çözülme noktasındaki durumlara, doğru zamanlarda doğru müdahalelerde bulunulmazsa, bireyin, hem kendine, hem de topluma karşı, gittikçe artan yıkıcı duyguları depreşmeye başlar. Bundan sonraki süreçte ise, kendi dışımızdaki insanların bizi anlamamak adına, sanki kendi aralarında gizli bir anlaşma yaptıklarını düşünmeye başlarız.Bu durum ise içimizdeki öfkeye ait yıkıcı gücün, kat be kat artmasına neden olur. Yani söylemek istediğim; zihindeki düşünceler ile olumlu ve olumsuz duygular arasında, çok yakın bir ilişkinin olduğudur. Bu ruh hali içerisindeki insanın, durumunu fark eden yakınları ise, öfkeli ve üzüntülü olan insana yardım etmek adına, ona üzülmemesi gerektiğini, üzüntüsünün sağlığına zararlı olduğunu, biraz iradesini kullanaraktan kendisini toparlamaya çalışmasını ya da çıkıp temiz havada dolaşmasını öğütleyerek, iyi niyetlerinin aksine, çok büyük bir hata yapmış olurlar. Çünkü böyle bir yaklaşımdan çıkan sonuç; sanki içinde bulunduğu ruh halinden kurtulması kişinin kendi elindeymiş te, o?da bunu istemiyormuş şeklindedir. Bu şekildeki bir yaklaşım ise, insandaki anlaşılamama duygusunu, bir kat daha artırır. Sonuç olarak ta, bir birini olumsuz yönde tetikleyerek süre gidecek olan, bir kısır döngüye yol açar. Peki böyle bir durumda ne yapmalıyız? Bu tür psikolojik sıkıntıların üstesinden gelmek için nasıl bir yol izlemeliyiz? Her şeyden önce çocukluğumuzdan bu yana, ebeveynlerimizin ve yakınlarımızın yaşamlarından şahit olduklarımızla, zihinlerimize kazınan ve de hiç bir zaman için doğruluğunu sorgulamadığımız, doğrudan "Nasihat etme" davranışından vazgeçmeliyiz. Yani! baştan hatalı olarak kurgulanmış yaklaşımlarımızdan, kurtulmalıyız. Bunun yerine, karşımızdaki insanın neden bu duruma gelmiş olabileceğini anlamaya çalışmalıyız. Olayı tam manasıyla çözemesek bile, hiç yoksa Ona, Onu anlamaya çalıştığımızı hissettirmeliyiz. Böylesi bir yaklaşım; karşıdaki insana, daha çok değer vererek, O'nu adam yerine koyduğunuzu, Kısacası, O'nu önemsediğinizi hissettirecektir. Bu tarzdaki bir yaklaşım, sadece nasihat etmek şeklindeki anlamsız bir davranıştan, kesinlikle çok daha fazla işe yarayarak, çözüme gidebilecek olan yolu, bir şekilde aralayacaktır. Doğrusu bir insanın karşısındakini tam manası ile anlayabilmesi mümkün değildir. Çünkü bu durum karşımızda ki insanın yaşamış olduklarını, daha önceden bizim yaşamış olmamızı gerektirir ki, bu olasılık çok küçük bir ihtimaldir. Hem bu gün karşınızdaki insanın başa çıkmakta zorlandığı söz konusu olay, sizin için kolayca başa çıkılacak bir durmda olabilir ki, bu da sizde karşıdaki insan gibi anlaşılma ihtiyacına neden olmayacak demektir. Dolaysıyla da sonuçta siz karşınızdaki insanı yine anlamamış olacaksınız. Sonuç olarak; karşınızda ki zorlanan insana, rol gereği yapmacık olarak "Seni anlıyorum" diyeceğinize. Ona, yaşadığı olayların kendisine özgü olduğunu, sizin onun hissettiklerinin aynısını hissetmenizin mümkün olamayacağını, ancak o'nun içerisinde bulunduğu şartların ve de yaşadığı sıkıntıların kolay şeyler de olmadığını hissettiğinizi söyleyin. Arkasından da onun duygularını paylaşmak adına, yaşamakta olduğu zorlukları dinlemek istediğinizi belirtin. Açıkçası ona, onun sizin için ne kadar da önemli olduğunu hissettirin.
GÜNÜN SÖZÜ : ŞEFKATLİ OL! KARŞILAŞTIĞIN HERKES ZOR BİR MÜCADELE VERİYOR.
Bir sistem veya kurum inşa edilirken yaratılış kanunları gereği, onun yıkılış ve ölüm tohumları da birlikte sisteme ekilmektedir. Bir benzetme ile bunu akla yaklaştıracak olursak, “canlılarda doğum aynı zamanda ölümün ilk başlangıç noktasıdır” şeklinde bir misal verebiliriz. Dolayısıyla, sistemin oluşmaya başlamasıyla birlikte ortaya çıkan bu ölüm tohumlarının erken filizlenmemesi için, sebebler planında, o sistemi kuran veya yaşatanların sahip olması gereken bazı temel vasıflar bulunmaktadır. Bu yazıda, sistemin veya sivil toplum kuruluşlarının canlılığını sağlayıcı veya ölümünü geciktirici insan vasıflarının bazıları kısaca tanımlanacaktır
YENİLİKÇİ KİŞİLERİN GENEL VASIFLARI
Mucit kişiliğe sahip yenilikçi kişiler, Allah’ın yarattığı en üstün varlık olan insanlar içinde ayrı bir ummandır. Böyle kişiler kendilerine verilen icat, keşif ve yenilikçilik hasletini en güzel şekilde kullanır ve faaliyetten kendilerini alamazlar. Sosyal enerjileri oldukça fazladır. Kendilerini toplumun baskılarından kurtarabilirler ve “başkaları ne der?’ sorusuna kafa yorarak vakit kaybetmezler. Olan ile olması gereken arasındaki farkı çok iyi anlamışlardır. Kendilerini riske kolayca atabilir ve arkadaşlarından gelebilecek tenkitlere açık olabilecek gücü kendilerinde hissederler. Mucit ve yenilikçi kişiler çoğumuzdan farklı olarak, belirli bir yaklaşım üzerinde inatla durup, boşuna zaman harcamazlar. Hedefe ulaşmada kullandıkları stratejilerini ve metodlarını gerektiğinde kolayca değiştirebilirler. Bir problemi, ilk kavradıkları şeklinden vazgeçerek yeniden tanımlayabilirler. İşlerinden başka bir şey düşünmez; uzun saatler yorulmadan çalışabilirler. Çalışırken tükenmez bir enerjiye sahiptirler. Çünkü yeniliklerin, yorucu ve uzun süren çalışmaların sonucunda ortaya çıktığını hiç unutmazlar.
Kendini yenileyebilen böyle insanlar, kabiliyetlerinin ortaya çıkmasını şansa bırakmaz. Hayatı süresince sistematik olarak kabiliyetlerini (duyma becerisi, merak etme, öğrenme, sevme ve ümit etme ve diğer yetenekleri) ortaya çıkarmaya gayret eder. Çünkü böyle kimseler için dünya, eşsiz bir dershane ve hayatın zorlukları da değerli bir öğretmendir.
KENDİNİ BİLME
İnsanın kendini geliştirmesi ve yenileyebilmesi belli ölçüde kendini bilmeye, tanımaya bağlıdır. Hayatta en zor şey, insanı rahatsız edici bir faaliyet olan kişinin kendini bilmesidir. Bundan dolayı kendimizi sürekli meşgul edip, hayatımızı o denli değişik şeylerle, kafamızı o denli bilgiyle doldurup, çok sayıda insanla ilgilenip, öyle geniş bir alana yayılırız ki, kendi içimizdeki muazzam ve harika dünyayı araştırmak için hiç vaktimiz kalmaz. Kendini yenileyebilen kişi için sahip olduğu kabiliyetleri, geliştirme ve kendini arama bitmeyen bir faaliyettir.
İnsan ayrıca birbirine zıt hislerin etkisi altındadır. İnsan bencil ama benini unutabilecek kadar cömert olabilen bir varlıktır. Kafası sürekli kendi ihtiyaçlarıyla meşgul olan insan, kendini daha kapsamlı şeylerle ilişkilendirmediği sürece, hayatında bir mana bulamaz. insanda kendini bir şeylere adama isteği de vardır. Pek çok insan anlamlı bir gaye uğruna, ıztırap çekmeye ve sıkıntıya katlanmaya hazırdır. Bu isteğin değeri olan hedeflere yöneltilmesi gerekir. Montaigne bunu şöyle ifade eder: “Faziletin kolay hiçbir işi yoktur, o pürüzlü, cefalı işleri arar.” Ancak kendimizi bir şeylere adama tutkumuz, bencillik ve tembellikle kirletilme tehlikesine maruzdur. Başkalarına iyilik yapmak katıksız bir fedakarlık örneği olabileceği gibi, üstünlük taslamanın bir göstergesi de olabilir.
Benlik arayışında başarılı olmuş bir kişi, “ben kimim, beklentilerim neler olmalıdır, bana verilen kabiliyetleri yerinde kullanabiliyor muyum? Yaratıcı’ya karşı sorumluluklarım neler? Kendimi nelere adamalıyım?’ türünden pek çok soruya cevap vermiş olur. Özetle kendini yenileyen insan asla başarmış olduğunu düşünmez. Gerçekten önemli görevlerin belki kesintiye uğradığını ama asla tamamlanmadığını ve hedeflerin yaklaştıkça daha uzağa gittiğinin farkındadır. Kendisini tanımayan ve iç dünyasına yabancılaşmış fert ise, kendini yenileme kapasitesini ve canlılığını kaybeder. Adeta iki ayaklı yürüyen mezarlar gibi hayatını sürdürür.
SEVGİ
Sevgi ve arkadaşlık, çevresinden tecrid olmuş benliğin katılıklarını eritir. İnsan hayatına yeni boyutlar getirir, değer hükümlerini değiştirir ve insan ilişkilerinin dayandığı hissi temeli dengede tutar. Kendini yenileyen insan, diğer insanlarla karşılıklı olarak verimli şekilde ilişkiye girme becerisi kazanmıştır. Böyle bir insan sevgiyi almaya da vermeye de hazırdır. Kendisini yenileyen insan, diğer insanlara güvenebildiği gibi, diğerlerinin de kendisine güvenmesine imkan verir. Hayatı diğerlerinin gözleriyle görüp, diğerlerinin kalbiyle hissedebilme becerisi kazanmıştır. Sevgiye dayalı ilişkiler kuramayan insanlar, kendi dünyalarına hapsedilmiş ve aynı zamanda deneyimler dünyasının büyük bir bölümünden soyutlanmıştır.
ŞEVK
Kişinin entelektüel veya manevi hedefleri ne olursa olsun, öğrenme, büyüme, yenilgiden sonra tekrar eski haline dönme, engellerin üstesinden gelme, canlı, esnek bir hayat sürmede önemli unsurlardır. Bunların devamı için sürekli enerjiye ihtiyaç vardır. Kendini yenileyen insan bu noktadan üst seviyede şevke sahiptir. Yaratılışı gereği mananın peşinde koşan insan, günlük olaylardan düzenli sonuçlar ve anlamlar üretmeye çalışır. Yapmakta oldukları işten zevk duyan veya yaptıkları işte anlam bulan kimseler de inanılmaz seviyede enerjiye sahiptirler. Kendini yenileme becerisi kazanmış bir insan, yapmakta olduğu bir işe karşı ciddi bir inancı olmadığında, büyük bir inanç besleyeceği iş aramaya başlar. Herkes mutlaka hayatının bir kesitinde derinden inanç beslediği ve derin anlam bulduğu şeyler yapmalıdır. Çünkü hayattaki alışkanlıklar ve yapaylıklar, bir anlam ifade etmeyen rutin işler yapma, insanı ilgi duyduğu ve inandığı şeylerden uzaklaştırarak sosyal enerjisini atıl halde bırakır.
Teşvik fertlerin gelişip büyüdüğü toplumun özellikleri ile yakından ilgilidir. Yani çocuk yetiştirme şekilleri, öğretim sisteminin niteliği, fırsat yokluğu veya varlığı, teşebbüsü motive edici veya engelleyici durumlar, toplumun mevcut sosyal enerjiyi ortaya çıkarma veya baskı altına alma yolundaki eğilimi, toplumdaki ortak değerlerin canlı kalması ve bunlara kendini adama ve bağlama yolundaki sosyal tutumlar, teşviki etkileyen sosyal faktörlerdir. Ayrıca kişinin hedefleri, toplumun beklentileri ve eğitim sisteminin beklentileri de teşvik unsurunu etkileyen diğer faktörlerdir. Mesela sosyal bir kurum, insanoğlunun şevki ve inancı sonunda ortaya çıkar. Kurumun elde ettiği servet arttıkça bunu yaşatan şevk azalmaya başlar. Binalar büyüdükçe içindeki manevi güçler zayıflamaya yüz tutar. Bir başka deyişle büyük ve muhteşem eserler inşa edilirken, o eserleri inşa ettiren iman ve ruhu zayıflatmanın tohumları da birlikte ekilir.
Şevk eksikliğinin sebebi, açıklanırken gereğinden fazla refah (rahatlık faktörü) ilk sıralarda yer alır. Ancak bu, her zaman doğru değildir. Hayati önem taşıyan hedefleri, gerçekleştirmek için kendilerini adayan insanların belirli bir sıkıntı içinde olduğu gerçektir. Ancak fakirlik, her zaman yüksek bir teşvik gücü sağlamaz. Refah da her zaman şevki azaltmaz. Refah içindeki bir toplum, gizli kalmış enerjilerini ortaya çıkarabilme imkanına sahiptir. Bazı mucitlik çeşitlerinin ortaya çıkabilmesi için belirli ölçüde refaha ihtiyaç vardır. Asgari hayat sınırında ücret alan insanlardaki pek çok mucitlik gücü, ortaya çıkarılamaz. Yoksulluk içinde bulunan insanlar, yeni deneyimler edinmede ve yeni şeyleri denemede çok fazla hür değillerdir.
ÇOK YÖNLÜLÜK
İnsan, hayal edemeyecek kadar çeşitlilik gösteren davranışlarda bulunma kapasitesine sahiptir. Bu geniş saha içinde insan fert olarak, bütünün yalnızca küçük bir bölümünü çalışabilir. Uzmanlık, biyolojik, sosyal ve entelektüel yönleri olan bir mecburiyettir. En üst seviyede öğrenim görmek, sınırlı bir konuyu derinlemesine öğrenmek demektir. Bilim adamının en yüksek bir başarı seviyesine ulaşması çok defa kabiliyetleri arasında yer alan dar bir alan içinde yoğun bir şekilde çalışmasından doğmaktadır. Uzmanlaşmak, gerekli ve doğru olmasına rağmen beraberinde bazı riskleri de taşır. 0 da ileri seviyede uzmanlaşmış bir ferdin değişen bir dünyada son derece gerekli olan uyum sağlama yeteneğini kaybetme tehlikesidir. Örneğin teknolojik değişimler, bir kimsenin uzmanlık alanını geçersiz kıldığında o kişi, kendini yeni duruma alıştırmada zorluk çekebilir. Burada kritik olan şey, şartlar gerektiğinde yeni uzmanlık dallarına geçebilme becerisinin sürdürülebilmesidir. Kademeleşme sonucu ortaya çıkan uzmanlaşmanın yol açtığı garip bir olay da, üst amirlerin kendi altında olanlara kıyasla fonksiyonel kapasitesini daha fazla kaybedebilme riski taşımalarıdır. İşi bilen yardımcılarını kaybeden bir yönetici, gözünü ve ayağını kaybetmiş pozisyonuna düşebilir. Uzmanın genel kültür birikimini kaybetmemesi, kısmen teşvik edilmesine, gördüğü öğrenim tarzına, kısmen de yeteneklerinin olgunlaştığı kurum veya toplumun özelliğine bağlı olmaktadır. Uzmanlaşma, ferdin çok yönlülüğünü öldürme riskini taşıdığı gibi, kurumun kendini yenileme kapasitesini de azaltır. Fertler katı bir şekilde uzmanlaşmış ve değişime karşı hazırlıksız iseler, değişimin maliyeti yüksek olur ve toplum değişime karşı inatla direnir. Diğer yandan fertler, yeni şeyler öğrenmeye hazır ve yetenekli iseler, yeniden uyum sağlamanın beşeri maliyeti düşük olacak ve değişim karşısında çok az bir direnme meydana gelecektir. Kısacası hızlı değişen bir dünyada, çok yönlü, modüler fonksiyonları olan fertler, paha biçilmez bir kıymete sahiptir.
NE YAPILMALI?
Eğitim sistemlerinin yetersizliği dolayısıyla insanlar, sahip oldukları potansiyelin sadece küçük bir bölümünü keşfedebilmektedirler.
Kabiliyetlerin gelişmesi, bir bakıma fert ile çevresi arasındaki diyaloğun kurulabilmesine bağlıdır. Ferdin çevreye vereceği bir şey varsa ve çevre de bunu talep ediyor- sa, kabiliyetler gelişir. Ancak kabiliyetlerin büyük çoğunluğu normal hayatın sıradanlığı altında farkedilemez. Çoğumuzun fırsat çıkmadığı için geliştiremediği gizli kalmış birçok kabiliyeti veya becerileri vardır.
Üzücü olan şey, gençlere kendi çiçeklerini yetiştirmeyi öğretecek yerde, çok defa onlara vazoda hazır çiçekler sunulmaktadır. Onlara sıradışı düşünme ve mucit kişiliğe sahip olmayı öğretecek yerde, kal alan daha önceki buluşlarla tıkabasa dolduruluyor. Kafalarını kullanılması gereken bir vasıta olarak düşünmelerini sağlamak yerine, doldurulması gereken bir depo olarak görmelerine neden oluyoruz. Gençlere kim ve ne olduklarını öğrenmeleri, gerek insan gerekse toplum olarak nereye ulaşmak istediklerini bilmeleri konusunda yardımcı olunmalıdır. Geçmişe fazla bağlanmak mucit kişiliği belirgin ölçüde azaltır. Gençleri, yarının yeniliklerini kendi başlarına öğrenebilecek tarzda eğitmek gerekir. Her an modası geçebilecek şeyleri öğretmekten ziyade, insanın anlama ve uygulama kapasitesini uzun vadede en fazla etkileyecek şeyler öğretmelidir. Analiz yöntemlerine ve kaynak problemleri tanımlayabilme ve problem çözebilme becerilerinin kazanılmasına daha fazla önem verilmelidir. Bunun için de gençlere, her yeni şartta yararlı olacak düşünce tarzlarını: merak, açık fikirlilik, objektif olma, ispat edilmiş sonuçlara saygı duyma ve eleştirici düşünme kapasitesini öğretmek daha doğru olacaktır. Eğitim, öğrenme, düşünme, problem tanımlayabilme ve çözebilme, sorgulama, araştırma teknikleri gibi kritik becerileni öğrenme merkezli olmalı ve sağlıklı iletişim kurabilen faziletli fertler yetiştirmeyi hedeflemelidir. Eğitim sisteminin yapabileceği şey, öğrenmek isteyeceği sınıra dek, ferdin sahip olduğu kabiliyetleri geliştirmek olmalıdır. Böyle bir eğitim, ferdi, önceden kestirilemeyen saldırıları karşılamada güçlü kılacak ve hızla değişen dünyada onun çok yönlü olarak hayata uyumunu sağlayacaktır. Bu yapılırsa, kendisini sürekli olarak yenileyen canlı ve dinamik bir sosyo-kültürel sistemi ve toplumu inşa etme imkanı doğacaktır.